Fıkralar

Not: Arkadaşlar tüm fıkralar bu sayfadadır. Fıkraları kategorilere ayırdık ve numaralandırdık. Başlıklara tıklarsanız fıkra açılır ve okuyabilirsiniz.  Eğer yandaki çarpı işaretini tıklarsanız o fıkra kategorisini kapatırsınız ve alt kategoriyi yukarı getirirsiniz. Fıkraların hepsini kapatırsanız sayfayı yenileyiniz.
Temel Fıkraları İçin Tıklayınız
Deli Fıkraları İçin Tıklayın

nasrettinhocafikralari

Bir gün hocaya sorarlar:
– Bir alime verilebilecek en büyük ceza nedir?
– Onu bir cahille hapsetmek…
Hoca bir gün hamama gider. Hamamcılar onunla hiç ilgilenmez, eski bir peştamal, yırtık bir havlu verirler. Hoca sesini çıkarmaz. Hamamdan çıkarken uzatılan aynaya yüklüce bir bahşiş bırakır.
Bir hafta sonra aynı hamama geldiğinde, bu kez büyük ikramlar görür, fakat çıkarken aksine pek az bir bahşiş bırakır.
-“Efendi” der hamamcılar, “gösterdiğimiz o kadar ilgiye, saygıya karşı bu kadarcık mı bahşiş verilir?”
– “Bugün verdiğim, geçen haftanın bahşişiydi” der Hoca, “geçen hafta verdiğim de bugünkü hizmetinizin karşılığıydı. Böylece ödeştik !”
Bir gün Nasreddin Hoca’nın eşeği çalınmış. Can sıkıntısı içinde durumu komşularına anlatınca her kafadan bir ses çıkmaya başlamış. Birisi :
– Hocam demiş niye ahırın kapısına iyi bir kilit takmadın sanki ?
Bir başkası :
– Evine hırsız giriyor da senin nasıl haberin olmuyor ? diye konuşmuş.
Bir diğeri de :
– Hocam demiş, kusura bakma ama eşeğin çalınmasına en büyük sebep yine sensin. Çünkü doğru dürüst bir ahırın bile yok. Nerden baksan dökülüyor. Hoca kızmış :
– Yahu demiş, iyi, güzel de kabahatin hepsi benim mi ? Hırsızın hiç mi suçu yok ?
Küçük bir papağanın onbeş altına satıldığını gören Nasreddin Hoca, bir koşuda evine gidip kümesteki hindisini tutmuş. Apar topar pazara götürüp başlamış bağırmaya :
– Satılık hindii…. Satılık hindii…. Yirmi altına satılık hindi !
Şaşırmış pazardakiler.
– Yahu hocam demişler. Bir hindinin yirmi altın ettiği nerde görülmüş.
– Ne olmuş diye çıkışmış Hoca. Demin bir kuşu onbeş altına sattılar.
– Ama o papağandı demişler. Tıpkı insan gibi konuşuyor o.
– Olsun demiş Nasreddin Hoca. O konuşuyorsa bu da düşünür !
Hoca’ nın canı et yemeği istemiş bir gün. Kasaptan iki kilo et alıp evine götürmüş.
– Akşama güzelce pişir bunları, demiş hanımına. Ne var ki o gün eve hanımı misafirleri gelmiş. Kadıncağız eti pişirip onlara ikram etmiş. Akşamda bir tarhana çorbası çıkarmış. Hoca’ nın önüne.
– Et nerde demiş Hoca. Kadın doğruyu söyleyeceğine bir yalan kıvırmış.
– Eti kedi yedi, demiş.
– Getir şu kediyi bakalım demiş Hoca. Sonra teraziyi çıkartıp kediyi tartmış. Bakmışlar ki tam iki kilo geliyor. Hoca hanımına sormuş:
– Peki hanım demiş, kedi bu ise bizim et nerede? Et buysa kedi nereye gitti?
Kimi insanlar olmayacak hevesler peşinde koşup durur. Nasreddin Hoca böylelerine ders vermek istemiş bir gün. Elinde koca bir bakraç yoğurt mayasıyla gölün kenarına gelmiş. Başlamış kaşık, kaşık dökmeye :
– Ne yapıyorsun Hoca ? demişler.
– Göle yoğurt mayası çalıyorum, demiş kıs, kıs gülerek.
– Olur mu demişler, göl yoğurt mayası tutar mı hiç ? Hoca cevabı yapıştırmış tabii.
– Ya tutarsa…
Nasreddin Hoca bir gün yabancı bir köyde misafir olur. Cuma günü O’nu kürsüye çıkartırlar. Güzel bir vaaz verir. Herkez pek memnun kalır. Camiden çıkınca Hoca’nın eşeğini getirirler. Köylülerin hepsi ona hizmet etmek için adeta yarışırlar. Hoca eşeğine binerken biraz düşünür. Sonra eşeğin üstüne ters oturur. Herkes hayret eder. Köylülerden biri dayanamayıp sorar :
– Hocam der. Kusura bakma ama eşeğe niçin ters bindiğini sorabilirmiyim?
Hoca tebesüm ederek cevap verir :
– Eğer düz binip önünüze geçseydim siz arkada kalacaktınız. Siz öne geçseydiniz, bu defa ben arkada kalmış olacaktım. Böyle ters binince size arkamı dönmemiş oluyorum. Sebebi bu…
Nasreddin Hoca, münasebetsiz komşusunun hemen her gün olur olmaz bir şeyler istemesinden bıkmış.
Komşu bir gün çamaşır ipi isteyince:
– Veremem, demiş, ipe un serdim.
– Aman Hoca, ipe un serilir mi?
– Adamın vermeye niyeti olmayınca ipe de un serer…
Nasrettin Hoca bir gün köyden şehre giderken yorulmuş tarlanın kenarındaki Ceviz ağacının altında dinleneyim demiş.Şöyle bir etrafına bakınıp ağacın altına uzanmış. Ve şöyle düşünmüş:
“Ey Allah’ım gücüne sual olmaz amma,incecik kabak sapında kocaman kabak var, koskocaman ağaçta küçücük ceviz var, bu nasıl iş”, deyip uykuya dalmış.
Ağaçtan bir ceviz hocanın kafasına düşüvermiş.Ve kafada ceviz büyüklüğünde bir şiş olmuş. Hoca hiddetle uyanmış ve:
“Yarabbi sen en iyisini bilirsin” demiş.
“Şimdi o kabak ağaçta olsaydı benim halim ne olurdu”
Bir gün Nasrettin Hocaya burcunu sormuşlar.
Hoca :”Tekedir” demiş.
“Aman hocam nasıl teke olur?” diye sormuşlar.
Hocada:” ben doğalı 70 sene oldu oğlak büyüdü teke oldu” demiş.
Nasreddin Hocaya sormuşlar:
– Hocam Ramazan bizden memnun mu, onu memnun edebiliyor muyuz?
Hoca cevaplamış:
– Memnun olmasa her sene 10 gün önce gelir miydi?
Nasreddin Hoca, köy meydanındaki koca çınar ağacının üzerine çıkmış, elindeki balta ile bindiği dalı kesmeye başlamış.
Görenler :
-“Aman Hocam, bindiğin dalı kesiyorsun, düşe-ceksin!” diye bağırmağa başlamışlar.
Hoca kesmeye devam ederek seslenmiş:
-“Bu dalı kesenin yere düşeceğini hepiniz akıl ettiniz de , ben size yıllardır ahiretin dalı olan dünyanızı keserseniz cehenneme düşersiniz diyorum, neden hâlâ akıl edemiyorsunuz!!!…”
Bir gün hava çok sıcakmış. Hoca boncuk boncuk terliyormuş. Derken sokakta oynayan çocukları görmüş. Biraz serinlemek ve çocukları seyretmek için bir ağacın altına oturmuş. Cebinden mendilini
çıkararak terini silmiş. Kahkahalar atarak eğlenen çocukları izlemeye
dalmış…
Hoca, çocukları izlerken mahallenin en yaramaz çocuğu Ali, ağacın arkasından gizlice yaklaşmış ve Hoca’nın başındaki kavuğu kapmış.
Hoca ne olduğunu anlayamadan Ali, kavuğu arkadaşlarına götürmüş.
Çocuklar kavuğu birbirlerine atarak oynamaya başlamışlar. Hoca, kavuğunu geri almak için onlara doğru koşmuş. Çocuklar Hoca’nın geldiğini görünce dört bir yana dağılmışlar. Hoca, kavuğu
elinde tutan çocuğa yaklaşınca, çocuk kavuğu diğer
arkadaşına atıyormuş. Kavuk böylece sürekli el
değiştiriyormuş.
Hoca’nın oradan oraya koşturduğunu gören mahalleli, Hoca’ya yardım etmek istemiş ama hiçbiri çocukları yakalayamamış. Bu kovalamaca uzun süre devam etmiş. Hoca, nefes nefese kalmış, dizlerinin üstüne çökmüş. Bir süre dinlendikten sonra kavuksuz olarak eve dönmüş. Hanımı onu böyle görünce çok şaşırmış:
-Bey, sen kavuğunu hiç başından çıkarmazdın. Hayrola, bir şey mi oldu? Kavuğun nerede, diye sormuş.
Nasrettin Hoca gülümseyerek hanımına cevap vermiş:
-Sorma hanım, benim kavuk çocukluğunu özlemiş, şimdi komşu çocukları ile sokakta oyun oynuyor.
Nasrettin Hoca bir gün cuma hutbesini okuduktan sonra namazı kıldırmak için aşağı inerken birden ayağı kaymış ve paldır küldür yuvarlanmış aşağı.
Cemaat koşmuş yardımına hemen:
-Aman hocam merdivenden düşerken canınız çok yandı mı?
-Hayır, yere düşene kadar hiç canım yanmadı.
Nasreddin Hoca evinin damında biriken diz boyu karları sabah namazı sonrası kürümeye başlamış. Bir ara dengesini kaybederek damdan düşüp bayılmış.
Komşuları koşuşmuşlar.
Birisi: “Çabuk bir doktor çağıralım .”
Diğeri: “Aman bir kırıkçı bulalım.”
Öbürü: “Sırtlanıp doktora götürelim” derken, kargaşada ayılan Hoca, acıyan belini tutarak;
– Bırakın münakaşayı. Çabuk bana daha önce damdan düşmüş birini bulun, demiş.
Gecenin bir yarısında Hoca’nın evinin önünde iki kişi kavgaya tutuşunca Hoca meraklanmış. Karısının itirazını dinlemeden dışarı çıkmış. Üstüne de serinlikte üşümemek için yorganını almış.
Adamlara:
– Yahu durun, neden kavga ediyorsunuz? demeye fırsat kalmadan biri Hoca’nın sırtındaki yorganı kaptığı gibi kaçmış, öteki de başka bir yöne sıvışmış. Hoca eve eli boş dönmüş. Karısı sormuş:
– E Hocam kavgayı ayırabildin mi?
Hoca:
– Hayır hanım. Yorgan gitti, kavga bitti, demiş.

Kasabanın eşrafı ok atmaya giderken Nasreddin Hoca’yı da yanlarına almışlar. Sırasıyla herkes hedefe ok atmış. Kimi isabet ettirmiş, kimi ettirememiş. Sıra Hoca’ya gelince
– Haydi Hoca seni de görelim, demişler.

Hoca fırlatmış, ok hedefin çok uzağına düşmüş.
– İşte, demiş Hoca, Sekban başı böyle atar.
İkinci ok da hedefi vurmamış.
Hoca bu kez de:
– Bizim Subaşı da böyle atar, demiş.
Üçüncü ok hedefe tam isabet edince göğsünü kabartıp arkadaşlarına dönüp eklemiş:
– İşte Nasreddin de böyle atar.

Hoca’ya yaşını sormuşlar, “kırk yaşındayım” demiş. Aradan birkaç yıl geçmiş. Yine yaşı sorulunca aynı cevabı vermiş, “kırk yaşındayım” demiş.
– Nasıl olur Hoca efendi, demişler, yıllar önce sorduğumuzda da kırk demiştin.
Hoca gülümseyerek:
– Erkek olan sözünde durur! demiş.
Nasreddin Hoca, çok rüzgârlı bir havada eşeğine binmiş giderken bir yandan da şekerli bulgur unu yemeye çalışıyormuş.
Fakat, bir türlü yiyemiyormuş.
Onu gören biri:
-Hocam, ne yiyorsun?
-Hiç demiş Nasreddin Hoca, böyle giderse sadece rüzgar yiyorum!
Bir gün Nasrettin Hoca’ya;
– Hocam bal ile sirke uyuşmaz derler, derler.
– Nasıl uyuşmasın? der ve gider yarım okka bal yer yarım okka da sirke içer. Yüzünün yemyeşil olduğunu görenler sorar.
– Bal ile sirke birbiri ile anlaşamadı değil mi Hocam?
Hoca hiç mertliği elden bırakmaz.
– Yoo, onlar anlaştılar anlaşmasına da şimdi beni aradan çıkarmaya çalışıyorlar.
Bir toplulukta gevezenin biri gecenin geç vaktine kadar, sözü hiç kimseye bırakmadan konuşmuş durmuş. Hoca onu dinlerken esneyip durmuş. Toplantı bitip ayrılırken geveze adam:
– Hocam hiç ağzını açmadın? demiş.
-Açmaz olur muyum? Az daha ağzım yırtılacaktı!
Dünyayı dolaşan üç bilgin papaz Akşehir’e de uğramışlar. Hocanın ününü duyunca kendisiyle tanışmak istemişler. Akşehir ileri gelenlerinin de katıldığı toplantıda Hoca, papazlarla tanıştırılmış. Yenilip içildikten, dereden tepeden konuşulduktan sonra, Papazlardan biri Hoca’ya sormuş:
– “Hoca Efendi, dünyanın ortası neresidir?”
Hoca otlayan eşeğini göstererek:
– “Eşeğimin şu anda sağ ön ayağının bastığı yerdir.”
– ” Nereden belli ?” demiş papaz.
– “İnanmıyorsanız ölçün !…” demiş Hoca.
İkinci papaz:
– “Peki Hoca efendi, gökte kaç yıldız vardır?” diye sormuş.
– “Gökte eşeğimin tüylerinin sayısı kadar yıldız vardır?” demiş Hoca.
– “Nasıl kanıtlarsınız ?” demişler.
– ” İnanmıyorsanız sayın” demiş Hoca.
Üçüncü papaz da :
– “Benim sakalımda kaç kıl var?” diye sorunca;
– “Eşeğimin kuyruğundaki tüyler kadar” diye cevap vermiş Hoca.
– “Nereden bildin” dediklerinde, Nasreddin Hoca sesini yükseltip ciddileşerek;
– “Ölçün dedim ölçmediniz. Sayın dedim saymadınız. Bir kıl bile fazla değil. Siz ise inanmıyorsunuz. Bunu doğrulayalım. Bir kıl eşeğin kuyruğundan bir kıl da papazın sakalından çekelim. Böylece yanılmadan eşitliği görürüz” deyince papazlar tartışmayı bırakıp gitmişler.
Nasreddin Hoca’ya rüyasında 999 altın vermişler. Hoca:
– Şunu bin altına tamamlayın da alayım, yoksa almıyorum, derken uyanıvermiş.
Bakmış ki ortada ne altınlar var ne de altını verenler.
– Bu ne iş Ya Rabbi ! demiş. Ahirette uyanan her şeyini önünde hazır bulacakken, Dünyada uyanan malının hepsini kaybediyor.
Hoca bir gün anahtarını kaybetmiş. Bahçede döne döne anahtarını arıyormuş. Hanımı sormuş:
-Anahtarı nerede düşürdün bey?
-Be kadın, nerede düşürdüğümü bilsem hiç arar mıyım?
Hocaya bir gün:
-Adam olmanın yolu nedir? Diye sormuşlar.
Hoca şu cevabı vermiş:
-Bilenler söylerken, bilmeyenler can kulağıyla dinlemeli, bilmeyenler söylerken, susturmanın
çaresine bakmalı!
Zengin bir adam Hoca’yla alay etmek için:
– Hocam sen bu kitapların hepsini okuyor musun gerçekten? der. Hoca:
– Senin kaç evin ve koyunun var? diye sorunca, adam:
– O kadar çok ki sayısını ben bile bilmiyorum. Deyince Hoca cevabı yapıştırır:
– Sen o evlerin hepsinde yaşayıp koyunların da hepsini yiyor musun?
Bir gün Nasreddin hocaya bir mektup gelmiş. Mektup arapçaymış. Mektupu ez çevirmiş düz çevirmiş okuyamamış. Yoldan geçen birine sormuş:
– Yahu demiş, şu mektubu okusana.
Adamda okuyamamış. 3 kişiye daha sormuş onlarda okuyamamış. Daha sonra birine sormuş:
– Ne yazıyor burda?
Adamda bilememiş. Hocaya demiş ki:
– Yaşından başından utan çok bilirim diye kavukla gezersin sonrada bir mektup bile okuyamazsın yuh sana. Hocada sinirlenmiş:
– Çok biliyorsan al bu kavuğu tak kafana hoca ol sen oku bakalım.
Hoca, bir kış günü ormanda odun kesiyormuş. Odun kesmeye iyice dalmış gitmiş. Bir aç kurt sessizce saldırıp, Nasreddin Hoca’nın yokuşun altında bıraktığı eşeğini yemiş, yokuş yukarı kaçmaya başlamış.
Birisi uzaktan durumu görüp seslenmiş:
– “Hoca yetiş! Kurt eşeğini yedi, kaçıyor!”
Hoca bir eşeğin kemikleri çıkmış ölüsüne, bir de yokuş yukarı kaçmakta olan kurda baktıktan sonra:
– “Boşuna yorulma efendi” demiş. “Olan oldu! Hiç olmazsa tok karnına yokuş yukarı kaçmaya çalışan kurdun keyfini bozma.”
Nasreddin Hoca akşam üzeri, su çekmek için kuyunun başına varmış. Kuyuya kovasını sarkıtmış.
O sırada küçük bir çocuk koşarak gelmiş. Su içmek istemiş.
Hoca kovayı daldırırken, çocuk da kuyuya bakıyormuş. Birden çocuk ay kuyuya düştü diye bağırmaya, çığlık atmaya başlamış.
Kovanın çengeli her nasılsa kuyuda bir yere takılmış, çıkmıyor. Çocuk da Hoca’yla beraber ipe asılırken, çengel aniden kurtulmuş, beraberce sırt üstü yere düşmüşler.
Hoca yattıkları yerden çocuğa gökteki Ay’ı göstererek;
– “Şükürler olsun” demiş, “çok uğraştık ama, bak sonunda Ay da yerini buldu.”
Sıcak bir yaz günü , Nasreddin Hoca seyahate çıkmış. Yol kenarındaki hayrat çeşmeden su içip, elini yüzünü yıkayıp biraz serinlemek ve Abdest tazelemek istemiş. Bakmış ki çeşmenin borusuna bir odun parçası tıkalı. Odun ıslanıp şiştiğinden yerinden kolay çıkmıyor. Hoca epeyce uğraşmış, baya zorlamış ve tıkaçı kuvvetle çekerek çıkarmış. Kenara çekilmesine fırsat kalmadan, tazyikli bir şekilde borudan fışkıran su elbiselerini ıslatmış. Hoca çeşmeye şöyle bir bakarak söylenmiş;
– “Anlaşıldı, anlaşıldııı! O kazığı böyle deli dolu aktığın için ağzına tıkamışlar!”
Nasreddin Hoca sabah namazını kıldırmış evine gelmiş, Hanımına :
– “Hanım, ben azcık divanda uzanıp, sonra kalkıp çift sürmeye gideceğim, bir saat kadar sonra beni kaldır.” Demiş.
Bir saat sonra Hanımı arada bir Hocaya seslenmiş. Bakmış hoca hiç umursamıyor tembellik ediyor :
– “Efendi” demiş, “bugünkü uyuşukluğunla kaplumbağalar bile seni geçti.”
Hoca hareketlenmiş, hazırlanmış, tarlaya varmış. İşe koyulmuş. Çift sürerken pulluğun önünde bir kaplumbağa görmüş. Kımıldamadan öylece durup duruyor. Devam etse kaplumbağayı canlı canlı toprağa gömecek.
Seslenmiş :
– “Hey kaplumbağa” demiş, “bakıyorum buraya benden evvel gelmeyi becermişsin; Amma, öyle tembellik edeceğine bana bak da çift sürmesini öğren !”
Hoca bir gün arkadaşıyla konuşuyormuş arkadaşı demiş ki:
-“Ya hocam dün sizin evden bir ses çıktı. Neydi o?” Hoca:
-“Hiç sadece hanımla biraz tartıştık kavuğum merdivenlerden yuvarlandı”, demiş. Arkadaşı:
-“Yahu hocam hiç kavuktan bu kadar ses çıkar mı?”, demiş. Hoca da:
-“Ya anlasana içinde ben de vardım”, demiş.
Nasreddin Hoca’ya sormuşlar:
– “Kıyamet ne zaman kopacak ?”
– “Karım ölürse küçük kıyamet, ben ölürsem büyük kıyamet kopacak,” demiş.
Günün birinde Hoca bir köye gitmiş. Akşam olmuş. Hoca’yı köy odasına almışlar. Hiç kimse de bir ikramda bulunmamış. Hoca iyice acıkmış. Karnı açlıktan zil çalmaktaymış.
O sıra birisi sormuş:
” Hocam, insan neden esner ? ”
Hoca:
” Vallahi ya açlıktan ya da uykusuzluktan” demiş.
O sıra Hoca esnemiş. Esnemesinin ardından karnını tutarak:
” Ama benim uykum yok!” demiş.
Nasreddin Hoca bir gün eşeğini koştururken düşer.
Onu düşerken gören çoçuklar:
– A… Nasreddin Hoca eşekten düştü. Nasreddin Hoca eşekten düştü!.. Diye alaya alırlar.
Nasreddin Hoca, hiçbir şey olmamış gibi:
– “Önemi yok çocuklar.” der. “Düşmesem de zaten inecektim.”
Nasreddin Hoca’nın canı çok balık çekmiştir. Akşam yemeği için biraz balık satın alır. Akşamleyin karısı, ona akşam yemeği olarak çorba ile pilav verir. “Balık nerede?” diye sorar Hoca.
“Aa, onu kediniz yedi! Kötü bir hayvandır o!” der karısı.
Nasrettin Hoca çok kızar. Kedi ile karısını, evinin yanındaki dükkana götürür ve kediyi dikkatle tartar. Sonra karısına döner ve, “Balığım, üç kilo ağırlığındaydı. Bu kedi de üç kilo geliyor. Balığım buradadır, diyorsunuz. O halde kedim nerededir?!” der.
Geçim derdi bu ya ! Hoca da sıkıntıya düşmüş. Turşu satıp geçimini temin etmek istemiş. Hanımının hazırladığı lahana turşusunu eşeğine yükleyip düşmüş yola… Mahalle aralarına girmiş. Sokak sokak dolaşıp satmaya başlamış. Onca gün geçmiş. Fakat bir gün olsun Hoca şöyle gönlünce “Turşu..” diye bağıramamış. Ağzını açtığı anda eşeği de ağzını açmış. Hoca’dan baskın çıkıp başlamış “aiii, aiiii…” diye anırmaya!.. Hoca bir türlü fırsat bulup da ağzını istediği gibi açamamış. Günlerden bir gün , Hoca yine turşu satmaya çıkmış. Bir sokağın başına gelip, “Turşu..” diye bağıracak olmuş. Ama eşek her zaman olduğu gibi yine ağzını açıp baslamış anırmaya. Hoca’nın sinirleri iyice gerilmiş. Bir “Lahavle!” çekip eşeğe demiş ki:
“Turşuyu sen mi satacaksın, yoksa ben mi?”
Yine bir gün komşudan biri vefat etmişti.Herkes işi bırakıp cenazeye gitmişti.
O sırada bir adam Nasreddin Hoca’ya yaklaşarak; “Hocam size sorum olacak” der ve şöyle devam eder:
-Acımız fazla büyük elbette sabretmeli, cenaze gotürürken neresinde gitmeli? Hoca:
-Elbette sonu budur her kulun, tabutta bulunma da nerde isterse orda bulun!
Nasrettin hoca birgün camdan yağan yağmuru seyrediyormuş. Yağmurdan kaçan bir adama gözü takılmış. Camı açmış adama bağırarak ;
– Neden Allah’ın rahmetinden kaçıyorsun demiş. Adam hocaya cevap vermeden kaçışına devam etmiş. Ertesi gün adam camdan yağmuru seyrederken Hoca dışarda yağmurdan kaçıyormuş. Bunu gören adam Hocaya:
– Hocam Allah’ın rahmetinden kaçılır mı? Neden kaçıyorsun?
Hoca cevap vermiş:
– Allah’ın rahmetine basmamak için kaçıyorum.
Nasreddin Hoca, eşeğine binmiş kasabaya gidiyormuş. Yolda bir tanıdığı sormuş:
– Hayrola Hoca, nereye böyle?
– Cuma namazına gidiyorum.
– Nasıl olur, bu gün salı Hoca, altındaki eşeği göstererek:
– Böyle bir eşeğin olursa, ancak salıdan yola çıkıp, cuma namazına yetişebilirsin.
Bir gün Nasreddin Hoca eve doğru yürüyormuş, bir arkadaşı arkadan seslenmiş “aman hoca gördün mü biraz önce geçen helva kazanı ağzına kadar doluydu”. Hoca istifini bozmadan “bana ne” demiş. Arkadaşı, “ama hoca helva kazanı sizin eve gidiyordu, buna ne dersin?” demiş; hoca yine istifini bozmadan “o zaman sana ne?” demiş.
Nasrettin Hoca’ya sormuşlar:
“Kimsin?”
“Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”
Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca:
…“Sen kimsin?”
“Valiyim” demiş adam kabara kabara.
“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca.
“Vezir” demiş adam.
“Daha sonra ne olacaksın?”
“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
“Peki, ondan sonra?”
Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş:
“Hiç.”
“Daha niye kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: “Hiçlik makamında!”
Bir Arkadaşı Nasrettin Hoca‘ya sormuş :
– Hocam sizde kırk yıllık sirke varmış..
Nasrettin Hoca da :
– Var demiş..Arkadaşı :
– Biraz versene ilaç yapacağım demiş..
Nasrettin Hoca :
– Her isteyene verseydim o sirke kırk yıl durur muydu sence? demiş..


temelfikralari
Babası küçük Temel’e sorar:
-Sınıfta kaçincusun bakalum?
-Yirmincuyum baba.
-Geçen on beşinci diyudun?
-Sınıfa beş yeni oğrenci geldi baba.
Öğretmen Temel’ sordu:
-Bana on tane vahşi hayvan ismi söyler misin?
Temel başladı saymaya:
-Aslan, kartal, kurt, ayi, timsah…
-Ee başka?
-5 tane de yilan.
Temel’e içinde “bukalemun” kelimesi geçen bir cümle kur demişler.
Temel’de “Ha bu kalemun burda ne işi vardur.” demiş. 🙂
Coğrafya dersinde öğretmen sordu:
-İstanbul’dan gemiye bindiniz, Antalya’ya gidiyorsunuz. Hangi kıyı şehirlerinden geçersiniz?
Dursun da saymaya başladı:
-İstanbul, Tekirdağ, Çanakkale, Ayvaluk, İzmir… İzmir…
Dursun İzmir’den ötesini bilmediği için sustu. Öğretmen haliyle sorar:
-Evet, çocuğum niye sustun?
Arkadan Temel atılır.
-Gemi, İzmir’de batti öğretmenum.
Öğretmen Hayat Bilgisi dersinde bulutların yeryüzündeki suların buharlaşmasından oluştuğunu uzun, uzun anlattıktan sonra ön sıralarda oturan öğrencilerden birine şu soruyu sordu :
-“Söyle bakalım oğlum, kara bulutlar neden olur?”
Çocuk düşündü, yutkundu, birşey diyemedi. Onun yanında oturan küçük Temel parmak kaldırarak şu cevabı verdi :
-“Kirli sulardan olur öğretmenum!”
Temel okuldan eve gelir. Babası günün nasıl geçtiğini sorar. Temel:
-Babacuğum otopüste gelurken biri duşti, herkes güldi ben gülmedum.
-Aferun uşagum sana. Peki kim duşti?
-Ben duştum..
Bir gün çok ünlü bir ressamımızın yolu, önemsiz bir hastalık nedeni ile Karadenizli doktorumuz Temelin muayenehanesine düşmüş. Dr. Temel para almamış, küçük bir resmi tercih edeceğini söylemiş. Ressam bir süre sonra koca bir tablo ile gelince:
-“Uyy, pu çok değerli, kapul edemem.”
Ancak ressam alması için ısrar edince:
-“Peçi öyleyse, size bi fituk ameliyati borcum olsun.”
Dursun’la Temel, bebeklerini parkta dolaştırıyorlardı.
Dursun 12 aylık bebeği yürüyor, Temel’in 22 aylık bebeği ise kucakta..
-Övünmek cibi olmasun benimçi çok akillidur, dedi Dursun.
Temel’in cevabı daha bi gariptir:
-Benimçi daha akilli daa! 20 aylik oldu hala kendini taşıtayi..
Küçük Temel, ayakkabılarını çıkarmadan yatağa girmişti. Annesi:
-Ne o çildirdun mi?
-Ne yapayim anacuğum, dün gece korkuli bir rüya gördüm da..
-Nasi rüya?
-Dün akşam çiplak ayakla kırık camlarun üstünde dolaşayidum. Bu akşam da aynı rüyayı görürsem ayaklarım kanamasun diye giydum.
Bir TIR şoförü direksiyon hakimiyetini kaybederek ana yolun dibinde, Temel’in evinden iceri girer:
-“Yolumu şaşirdimda. Rize’ye cideyiduum,” demiş.
Temel de:
-“Koridoru geceysun, salondan saga sapaysun, tümdüz cideysun, “diye cevap vermiş.
Temel ve iki arkadaşı oturmuş eşlerine aldıkları hediyelerden bahsediyorlarmış. Birincisi demiş ki,
– ‘Karıma öyle bir hediye aldım ki, 6 saniyede 0’dan 100’e çıkıyor.’
Diğer ikisi anlamamışlar.
-Ne aldın?’ diye sormuşlar.
-‘Beyaz bir Porsche aldım. Çok mutlu oldu.’ diye cevap vermiş.
İkinci adam demişki,
-‘Bende geçen doğum gününde karıma 4 saniyede …0’dan 100’e çıkan bişey almıştım.’
Hemen anlamışlar tabi ki:
– ‘Heey, yoksa Ferrari mi aldın?’
Adam gülümsemiş:
-“Evet, kıpkırmızı bir Ferrari aldım. Gerçekten de ona çok yakıştı.’demiş.
Bu sefer Temel’e sormuşlar:
-‘Peki sen ne aldın karına?’
Temel demiş ki:
-Ben öyle bişey aldım ki; sadece 2 saniyede 0’dan 100’e çıkıyor.’
Adamlar şaşırmışlar:
– ‘Atıyorsun!’ demişer, ‘Öyle bir araba olmaz ki!’
Temel cevap vermiş:
-‘Araba aldığımı kim söyledi? Ben sadece baskül aldım!”
Temel inşaattan düşer ve yoğun bakıma alınır. Kolunun birini kaybetmesi onun moralini yeterince bozar. İntahar edip kendini öldüreceğini söyler. Doktorlar başlar Temel’i ikna etmeye:
“Bak Temel sen sanşlısın yine bak geçen sene Dursun da aynı şeyi yaşadı, iki kolunu da kaybetti ama o şu an mutlu. inanmazsan git ve bak”
Temel düzelir ve Dursun’un yanına gider bahçede Dursun’u görür.
Dursun dansöz misali dans eder kıvırır. Resmen oynar. Bunu gören Temel şaşırır:
“Ula Dursin sen kolsizsun ve dans ediyisun sen iyi misun?”
Dursun kan ter içinde cevap verir:
“Ula Temel asıl sen iyi misun? Ne dans etmesi daa sırtım delu gibu kaşınayi”
Pilot Temel telsize var gücüyle bağırıyordu:
– “Ula, sağ motor bozuldu. Düşeyrum, düşeyrum. Meydey düşeyrum. Kule düşeyrum.”
Kule hemen cevapladı :
– “Mesaj anlaşıldı. Yerinizi bildirin, yerinizi bildirin.”
Temel gayet ciddi :
-“Pilot kabini, öndeki sol koltuk, pilot kabini, öndeki sol koltuk.”
Filozof Temel’e sormuşlar :
– Hocam, sizce balıklar neden konuşmazlar?
– Başını suya sok, anlarsın!.
Temel bir iş bulmuştur. İşyerinin sahibiyle konuşmaktadır.
Temel:
– Efendim aylığım ne kadar? Ne kadar kazanacağım?
İşyeri Sahibi:
Şimdilik 200 lira 3 veya 4 ay sonra 350 lira
Temel:
– O zaman ben 3 ay sonra tekrar gelirim 🙂
Arabasıyla Almanya’ya giden Dursun, arkadaşı Temel’i lastiğinin havasını indirirken yakalar:
– Ne yapaysun uşağum?
Temel oldukça duygusal bir modda cevap verir:
– Biraz memleket havasi koklayalum dedik da!
Temel, Temmuz sıcağında tarlada çalışıyor. Küçük oğlu da yanında. O sırada bir uçak hızla düşüyor bunların üstüne. Çocuk korkuyla Temel’in paçasından çekiştirerek,
– Baba! baba! bak uçak düşiyii!
Temel bezgin ve isteksiz,başını hafifçe yukarıya çeviriyor:
– Bırak düşsun..
Temel bir gün bir davete gider. Orada oturan bir adama yaklaşıp sorar:
– Uşağum sen japon misun? Adam:
Yok kardeş değilim. Aradan 10 dakika geçer Temel yine adama sorar
– Uşağum sen japon misun? Adam bu sefer:
– Kardeşim git manyak mısın ya sen? Aradan bir 10 dakika daha geçer ve Temel adama bir daha sorar:
– Uşağum sen japon misun? Adam da artık iyice sinirlenmiş.
– Evet lan japonum ne olacak!
Bizim temelde der ki:
– Vallahi hiç benzemiyisun.

delifikralari
Akıl hastanesine ziyarete giden adam bahçede güzel havanın tadını çıkaran birine:
– Saatiniz kaç? diye sordu.
Adam hemen içeri gidip, kağıt, pergel, gönye, kalem ve cetvel getirdi. Büyük bir titizlik ile gölgeyi ölçüp biçip hesaplar yaptıktan sonra:
– Saat tam dördü beş geçiyor, dedi.
Ziyaretçi:
– Muazzam! Sizi tebrik ederim ama güneşsiz bir havada gölgeyi ölçemezsiniz, o zaman ne yaparsınız?
– O zaman da saatime bakarım, dedi.
Meşhur bir gezgine sormuşlar:
-Bir insanın akıllı olduğu nasıl anlaşılır?
Cevap ders niteliğindedir:
-Sohbet anında asılsız şeyler anlatın.
Eğer bunları dinler ve kabul ederse ahmaktır.
Anlattıklarınızı hemen kabullenmeyip doğruluğunu sorgularsa akıllıdır.
Akıl hastanesindeki bir deliyi imtihan eden doktor sormuş:
-Saçma ne demektir?
Deli cevap vermiş:
-Kuyruğu bir papatyaya bağlı, uçurumdan aşağıya sarkan fil…
Delinin biri oldukça soğuk bir havada hamamda yıkanıyordu.
Öte tarafta iki kişi, birinin soğuktan donduğundan bahsediyorlardı.
Bunu işiten deli:
-Allah Allah, insan bu sıcakta hiç donar mı ya..
Görevli memur, göl kıyısında balık tutan bir deliye yanaştı:
-Kusura bakma kardeşim ama… Burada balık tutmak yasak!
-Biliyorum.
-Biliyorsun madem..
-Ben balık tutmuyorum ki.
-Balık tutmuyor musun? Ya o elindeki ne?
-Bu mu? Kamış..
-Kamışın ucundaki?
-Kıl.
-Kılın ucundaki?
-Solucan.
-Balık tutmuyor da ne yapıyorsun öyleyse?
-Ne yapacağım; solucan kardeşe yüzme öğretiyorum… 🙂
İki deli havadan sudan konuşuyorlarmış.
“Londra’nın sisi müthiş diyorlar..”
“Hııh Londra’daki sis de sis mi? Ben geçenlerde bir kente gidip tam on gün kaldım.
Öyle sisli bir şehirdi ki, kravatınızı bağlarken önce sisi üflemeniz gerekiyordu aynayı görebilmek için…”
“Amma yaptın yani… Neredeymiş bu korkunç sis? Neresiydi?”
“Sisten neresi olduğunu görebildim mi ki!”
Doktor, akıl hastanesindeki hastalarından birini sorguya çekiyordu.
– Oldukça sakin de görünüyorsun, dostum. Seni ne sebepten buraya getirdiler?
– Çok basit. Ben herkesin deli olduğunu söylüyordum, herkes de bana deli diyordu.
– Sonra ne oldu?
– Ne olacak… Çoğunluğun söylediği kabul edildi.
Evi park olan iki deli oturmuş, konuşuyorlar:
-Paran olsa ne yapardın?
-Otomobil alırdım.
-Niçin?
Altı patlak ayakkabılarını göstererek:
-Pabuçlarım eskimesin diye!
Delileri ziyarete gelen doktor, birinin hareketlerini çok yadırgamış.
“Bu neden böyle şeyler yapıyor” diye sormuş.
“Doktor bey o kendini çamaşır makinesi sanıyor” demiş deliler.
Doktor:
“Hemen çıkarın şunu şuradan bu nasıl iş” diye bağırmaya başlayınca,
“Doktor bey yapmayın o giderse pis pis dolaşırız.”
Doktor, delilerin içinde bir tanesini seçip teste tabii tutar ve şöyle der.
“Al bu 1 lirayı bana en lüks arabayı al getir.”
Deli tamam der gider. Kendi kendine şöyle konuşur:
” Yahu bu doktor deli, ben pazar pazar nerden araba bulup da alıcam.”
Deliler kendi aralarında basketbol oynuyorlarmış.
Ama topu elleriyle değil ayaklarıyla kontrol ediyorlarmış.
Ordan geçen biri kaptanlarına “Kaç gol attın?” diye sorunca deli:
“Ne golü futbol mu oynuyoruz biz burda!”
Kadın doktora gitmiş ve başlamış dert yanmaya:
-Doktor Bey, kocam kendini asansör sanıyor.
Doktor:
-Peki hanımefendi eşiniz niye gelmedi sizinle?
Kadın:
-Getireceğim ama bir türlü bu katta durmuyor ki.
Deliler bir seferinde tuğla taşı ile maç yapıyorlarmış.
Ama delinin biri kenarda oturmuş oynamıyor.
Doktorlardan biri durumu fark etmiş yaklaşmış kenarda oturan deliye sormuş :
– Sen niye oynamıyorsun?
Deli şöyle bir bakmış ve cevap vermiş:
– Ne oynayacağım ki onlarla. Kafa atacağım orta yapmıyorlar!
Bir gün iki deli hastaneden kaçmaya karar vermişler.Tam kaçarlarken doktor içeriye girmiş.
Bir deli cebinden iğne çıkarmış ve iğneyi arkadaşı ve kendi önüne tutmuş.
Doktor da iki deliyi yakalayıp kaçamamaları için yatağa bağlamış.Bunun üzerine,
Deli diğer deliye:
-Hani kaçamadık işte, senin tuttuğun iğnede işe yaramadı .
Diğer deli:
-Ne kızıyorsun ya, iğnenin ucunu kapatmayı unutmuşum da ondan doktor gördü bizi.
İki deli çölde seyahat ediyormuş.
Bir vahada durup yanlarındaki yemekleri yemeye karar vermişler.
Delilerden biri su içerken cam şişesinin kapağını açıyor, içince geri kapatıyormuş.
Bunu sürekli tekrarlayınca yanındaki neden böyle yaptığını sormuş. Deli şöyle cevaplamış:
– Eğer şişe düşüp kırılırsa içindeki su dökülmesin diye.
Adamın biri arabasıyla akıl hastanesinin önünden geçerken arabanın lastiği patlar ve fırlar gider.
Adam aracını zorla kontrol eder ve şans eseri zararsızca yolun kenarına çeker.
Bagajından stepne lastiği çıkarır fakat onu takmak için hiç vidası yoktur. Adamcağız başlar kara kara düşünmeye.
Bu sırada akıl hastanesinin parmaklıklarına bir deli tırmanır ve adama seslenir
“Hişt.. napıyorsun orada?”
Adam:
“Ya sorma lastik patladı, yenisini takacağım ama hiç vidam yok”
Deli güler:
“O da dert mi, diğer tekerleklerden al birer vida, böylece her tekerde 3 vidan olur istediğin yere güvenle gidersin”
Adam bu akla hayret eder ve deliye sorar:
“Ya sen bunu nasıl düşünebildin be kardeşim”
Deli yeniden güler:
“Deliyiz ama aptal değiliz”
Bir gün delinin biri ağaca çıkmış bağrırmaya başlamış Topkapı Bağcılar diye.
Görevliler hemen bahçeye koşmuşlar. Delilerin hepsi ağaca çıkmış.
Derken bir deli demiş ki “Ben bunları indiririm.” Görevli gülmüş tabii
Deli demiş ki “Bir şartım var! Beni hastaneden çıkarırsanız onları indiririm.
” Görevli de “Tamam” demiş.
Deli seslenmiş ağaca doğru:
“Beyler lastik patladı!”
Bir gün delinin biri pastaneye girmiş.
Adama bana çorba getir demiş.
Adam ise üzgün olduğu söyleyip çorba bulunmadığını belirtmiştir.
Deli adam sonra oradan ayrılıp hayvanat bahçesine gitmiştir.
Orada bir maymunla tanışmıştır.
Maymun ile konuşurken deli adamın arkadaşı gelmiştir.
O sırada da maymunun elinde muz vardır.
Deli adamın arkadaşı deli adama şöyle demiş; “Elinden muzu alalım!” Deli adamın verdiği cevapta şudur;
“O kadar kolay değil o, Maymun gözünü açtı.”
Deliler hastanesinde delileri muayene etmeye geleceklermiş.
Hepsinin aklını kontrol etmek için masaya yağ sürmüşler ve bir ampul vemişler.
Görevleri masaya çıkıp ampulü takabilmekmiş.
Birinci deli çıkmış kaymış düşmüş, ikincisi çıkmış kaymış düşmüş üçüncü deli gazetesini sermiş ampulu güzelce takmış ve inmiş doktorlar adamın akıllı olduğunu düşünüp bir soru sormuşlar.
“Neden sen gazete serdin?” Delide “Boyum yetmez gazete koyayım” demiş
gap     pepsico